Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Seher yeli, seher yeli bizim ele gidersen. Nazlı yara küstüğümü söyleme, söyleme. Ne hallere düştüğümü sorarsa o yar beni sorarsa bağrıma taş bastığımı söyleme ona söyleme yara söyleme…

Ağrılar baş tutar ahuzardayım, mansur gibi çekilmişim dardayım, dardayım. gezer dolaşırımda bilmem nerdeyim nerdeyim nerdeyim…Deli deli de gezdiğimi söyleme ona söyleme, deli deli gezdiğimi ona söyleme…

Belki bir gün çıkar gelir diyorlar, gönül muradından alır diyorlar. Seven sevdiğini bulur diyorlar bulur diyorlar. Umudumu kestiğimi söyleme ona söyleme yara söyleme…

 

… eskiden sevmeler dahamı anlamlıydı? yada kelimelere ruh kazandıran sevdalılarmı vardı.?

 

Reklamlar

farkında değilsin,

erteleyişler fayda vermiyor hayatta, o yarım bulan masalın melodisini susturmaya.

Farkında değilsin. Bu şey böyle doğarken, anlam veremediğin bir mutluluğun sadece hüzünlü tarafıyla meşgulsün.

 

…can yaram

…soluksuz dinleyişlerin, fısıltılı çığlıkların, anlamsız bekleyişlerin birinde sana can verecek, acıdığında yaşadığını hissettirecek acıdığında yaşadığını anlayarak verdiği acının kifayetsiz sızılarını boş verip çığlık dolu bir heyecanla can bulan yaram!

bazı kelimelerin içi doldurulamaz, bazı hayatlar gibi. bu şey sürekli sendeki beden sürekli sendeki kelime gibi. yokluğunu sürekli olup ansızın olmayışında değil varlığında hissedebildiğin üstünü örtmeye çalıştığın yaran gibi…

anlamsız bir kaç cümlenin birleşerek nüktedan bir yansıması gibi. ben eksiktim sende hiç olmadım senle. hissettin bendim o yokluk, tam şuradaki yaran bendim, der gibi…

farkında olmayışını mütevazi bir haylazlıkla yüzüne vuran tokat gibi…

sen gibi…

çocuk olmak ve sokakta!…

Bahar gelince sokaklar evimiz olurdu. Hoş çocukken mekânın ve zamanın pek önemi yoktu…

Nerde üç beş arkadaş olsa orda toplanır top koştururduk… Dedim ya yerin ve zamanın pek kıymeti yoktu. Köşe başları boş arsalar araçların az girdiği sokaklar…

Top oynardık, başlarken ‘bak sadece üç gollük oynıcaz ha!’ aslında bitmesini hiç istemediğimiz uzun soluklu maçlar…kırık kerpiçlerden kale direği yapardık, defalarca yamalanmaktan ne olduğu belli olmayan ve adına futbol topu dediğimiz içine hava basılmış plastik bir cisimle..

Çok naif, kalender, duruşumuzun, çocuk cesaretli haytalığı..günahsızlığımızın ve masumiyetimizin her tarafımızdan okunduğu günlerdi o günler,,,Çok özlüyorum.

Akşam olduğunda karanlık çöker annelerin mehmet, ahmet sesleri belirir ve herkes evlerine kaçışırdı… Karanlık olduğunda daha bir heyecanlıydı sokakta olmak…

Ramazan geldiğinde iftara yakın, fırında ekmek kuyruğuna girerdik. Şimdi ilişti o fırının sıcacık ekmek kokusu burnuma.

…ve sonra iftar!.

Nekadar güzeldi çocuk olmak heleki ramazanda.. O duyguları tekrar tatmak. Artık çocukluğumuzun masumiyeti küçük mutlulukları, hüzünleri daha neler neleri geride kaldı. Tekrar dönüp bu masumiyet ve saflıkta soluksuz yaşamak isterdim sokağı çocukluğumu iftar sonrası demlenmeyi bekleyen çayın kokusunu ve insanların yüzlerindeki temiz gülümsemeyi…

karanlık!

Görünmez duvarların ardına sığındım şimdilerde.Kimselerin erişemeyeceği derin bir kuyuya hapsettim kendimi..Gittikçe kayboluyorum derinliklerinde..Nereye dönsem zifiri karanlık..
Sözlerim anlamını kaybetmiş başıboş ..

İçimde sıkışıp kalan cümlelerim var ayrılığa,ölüme ve aşka dair..Lakin yetmiyor gücü sözlerimin anlatmaya..Özlemlerim var dillendiremediğim,sözcüklerim var istesem de söyleyemediğim..

…dünya insanın gölgesine benzer!

Sıkış tepiş bir kafedeydim. Yanı başımdaki masada 20’li yaşlarına henüz girmiş üç genç gelecek projelerinden konuşuyorlardı.
Kulak misafiri olmamak imkansızdı.
Bir ara içlerinden birinin “dünya hep elimden kaçıyormuş gibi geliyor; yapılacak ne çok şey var ve hiçbirine yetişemiyorum” dediğini işittim.
Ardından “bazen hırsımdan ağlamak ist…iyorum” diye ekledi.
Ah çocuk, diye söylendim içimden; bu bakış açısının hiç sonu yok, bir bilsen!
Sonra kendi gençliğim geldi aklıma…
Benim için de öyleydi.
Dünya dedikleri, ne zaman durağa gelsem beni almadan kapılarını “taak” diye kapatıp giden bir belediye otobüsüydü!
Sık sık umutsuzluğa kapılır, içime kapanırdım.
Hayatın kovalanacak değil, “yaşanacak” bir şey olduğunu öğrenmek çok zamanımı aldı.

***
Biz yetişkinlerin o gençten farkımız var mı?
Tatile gidiyoruz ama tadını çıkartmakta zorlanıyoruz. Çünkü aklımızda hep gidilecek başka yerler, çıkılacak başka tatiller var.
İş bulup çalışıyoruz ama tam anlamıyla sevinemiyoruz buna. Bu işten daha iyisi, daha çok kazandıranı olabilirdi diye düşünüp durmaktan bitkin düşüyoruz.
Aşk mı? Onda bile tedirginlik ve kararsızlık yakamızı bırakmıyor. Geceleri aşktan kavrulan nice insan gündüzleri başka havadan çalıyor; rekabet, sosyal flört ve iktidar arzusu ruhlarını yiyip bitiriyor.
Yaşlılar deseniz…
Birçoğu “görülecek çok yer, tadılacak çok lezzet var ama vaktim kalmadı” diye hayıflanmakla günü geçiriyor.

***
Onca huzursuzluk yetmiyor!
Bir de “ölmeden önce yapılacak, gidilecek, görülecek, tadılacak” şeyler listelerine kafamızı takıyoruz.
Bu listeleri içeren kitaplar kapış kapış gidiyor.
100’den aşağısı da kurtarmıyor!
Gidilecek 100 yer, yapılacak 100 şey…
Oysa alttan alta hissediyoruz ki, tek bir şeyi bile gönülden ve “iyi” yapsak, yetecek de artacak bile!
Ama bir ömür boyunca tek bir yazarı derinlemesine tanıyıp bütün yapıtlarını tekrar tekrar okumanın; bir besteciye gönülden bağlanmanın; bir şehre aşık olmanın tatlarından söz eden yok ki!
Böyle bir tercihin yoksulluk değil, tam aksine zenginlik olduğu çoktan unutulmuş.

***
Şöyle bir bakın!
Çoğumuz durmadan koşan ama bir türlü bitiş çizgisine varamayan atletleri andırıyoruz.
Azın öz olabileceğine inanç kalmadı artık.
Gerçek olamayacak hayaller “boş” sayılıyor.
O yüzden işte…
Yazımın başında sözünü ettiğim “hırsımdan ağlayacak gibi oluyorum” diyen genci düşünüyorum da…
Yavrucak kim bilir ne kadar zaman sonra anlayacak ki, dünya insanın gölgesine benzer.
Kovalarsan kaçar. Asla yakalayamazsın.
Kaçarsan da kovalar!

Haşmet Babaoğlu

Çanakkale destanı böyle yazıldı…

Yanık bir ses…
Tek-tük tüfek atışları durunca, sükûna gömülen gecede hüzünlerle, ayrılıklarla besili bir ses …
Günün bağrında kızmış çölden daha yanık, uçan kuşlardan, akan sulardan daha özgür…
Dert çekenler oldukça susmayacak olan bir ses…
Anadolu insanı kadar güzel, Anadolu insanı kadar hüzünlü bir türkü…
“Değmen benim gamlı yaslı gönlüme
Ben bir selvi boylu yardan ayrıldım”
Her gece, hüzne bulanmış bir rüzgar gibi vadilere, tepelere yayılır, Boğaz’ın kanlı lacivert sularına karışırdı bu ses…
Akşama kadar savaşmaktan bîtab düşen askerler, gecenin karanlığında “yürek kesilirdi”, bu yanık türkülere…
Düşman askerleri bile yakın siperlere yığılır, yürekten söyleyen bu yiğidi dinlerdi.
Onların da yolunu gözleyen yuvaları, yavruları vardı.
Gecenin karanlığında eriyip giden bu güzel, bu berrak ses kimindi?
Acılarla, korkularla, iniltilerle dolu savaş alanını inleten bu yiğit kimdi?
Bir türkü bu kadar mı içten, bu kadar mı yürekten söylenirdi?
Kan kokan, barut kokan, vadiler, tepeler nasılda içerdi bu sesi?
Mehmetçiğin sadece düşmanla değil, sinek ordularıyla, yoklukla, salgın hastalıklarla, açlıkla savaşmak zorunda kaldığı Gelibolu tepelerinde yankılanan bu ses, ta Anadolu’nun evlerinde; mum ışığında, kandil ışığında cephedeki evlatlarına elbise diken, çorap ören anaların, bacıların yüreğine ulaşırdı.
Bu ses, kazma, kürek gibi en basit malzemeleri bile düşmana gece baskınları düzenleyerek temin eden, kum torbalarından elbise yaparak giyen, yalınayak, yarı aç, yarı tok savaşan askerler arasında buruk bir esinti gibi dolaşırdı.
Bu ses, geceleri siperlerde örtüsüz yatan, sargı bezi bulamadığı için yedeği olmayan gömleğini yırtıp yarasını saran, sadece zeytini üç kere de yeme değil, aynı zamanda bir mermi ile iki düşman öldürme talimatı alan askerler arasında hüzünlü bir meltem gibi gezinirdi.
Öyle gür, öyle içli, öyle dokunaklı bir ses ki, düşman askerleri bile bu sesi dinlemeye doyamazdı.
Köyündeki nergislerin, hanımelilerin, sarmaşık güllerinin, kır çiçeklerinin bayıltan kokuları karışırdı hüzne belenmiş bu sese
Ağır topçu ateşiyle çöken siperlerinin altında kalıp da sağ kurtulabilen Mehmetçikler, kabrinde dirilen ölüler gibi üstleri başları toz toprak içersinde doğrularak bu yanık sesi dinlerdi.
“Çanakkale, sende vurdular beni
Sevgilinin çevresiyle sardılar beni
Ölmeden toprağa koydular beni”
Bu efsunlu sesi, 217 kiloluk top mermisini kemikleri çatırdayarak namluya süren Seyyid Onbaşı da dinlerdi…
Seyyid Onbaşı’yla birlikte “Ocean Zırhlısı”nın batışını seyrettikten sonra gözleri kör olan;
sonra da bir ağacın gövdesine sırtını yaslamış dinlenirken, komutanın;
“Gözlerine ne oldu oğlum?” sorusuna;
“Üzülmeyin komutanım ben göreceğimi gördüm” diyen asker de dinlerdi.
Fransız Bouvet Zırhlısı’nı ağır yaraladıktan sonra kendisi de iki ayağını kaybeden ve sedye ile sargı yerine getirildiğinde, Bouvet batıyor dediklerinde;
“Beni top başına çıkarın” diyerek, Bouvet’in batışını, Boğazın kan kırmızı lacivert sularında göz yumuşunu seyrettikten sonra kendisi de gözlerini bu dünyaya yuman Cideli Mahmut da dinlerdi.
Okullarının son sınıfları mezun vermeyen liseli taze yiğitler de dinlerdi…
“Öleni ölüyor… Üç dakikaya kadar öleceğini bildiği halde, en ufak bir çekinme bile göstermeyen, sarsılmayan; bilenlerin elinde Kur’an, bilmeyenlerin dilinde Kelime-i Şahadet Cennete girmeye hazırlanan” koç yiğitler de dinlerdi.
Hücuma kalkmadan önce siperlerde birbirleri ile helalleşen, sevdiklerinin yemenilerini boyunlarına dolayarak şimşek hızıyla düşman üzerine koşan kahramanlar da dinlerdi…
Sağ kolu omuzu başından, sol ayağı ta kalçadan kopmuş , başı, gözü kanlı sargıdan görünmeyen yaralı yiğitler de dinlerdi.
Ve taze bedenleri, papatyaların, gelinciklerin üstlerine düşen “On Beşliler” de dinlerdi.
Anasının, “vatana kurbandır” diyerek saçlarını kınalayarak Çanakkale’ye uğurladığı Kınalı Murat, Mehmetçiğin susuzluk ateşini söndüreceğim derken düşmana esir düşen Saka Hüseyin de dinlerdi.
Gelibolu bayırındaki mütevazi mezarının başucundaki beyaz mermer taşında;
“Bir kahraman takım ve de Yahya çavuştular
Üç alayla burada gönülden vuruştular
Düşman tümen sanırdı bu şahane erleri
Allah’ı arzu ettiler akşama kavuştular.” diye yazılı, Yahya Çavuş ve arkadaşları da dinlerdi.
Siperler arasında “beni kurtarın” diye bağıran İngiliz yüzbaşısını, yağan mermi sağanağına aldırmaksızın, siperinden fırlayarak kucağına alıp, kendi siperlerine iade eden, yardım isteyen düşmanı bile olsa canı bahasına koşan yiğit Mehmet de dinlerdi.
Kendi yarasına ot basıp, gömleğini yırtarak Fransız askerinin yarasını saran; Fransız komutan niye böyle yaptığını sorunca da;
“Yanıma yuvarlandığında cebinden yaşlı bir kadın fotoğrafı çıkardı ve bakıp bakıp ağladı, anası olduğunu anladım, istedim ki o anasına ben de Rabbime kavuşayım.” diyen, kalbinde düşmanına bile kin barındırmayan, savaşta bile insanlığın ne olduğunu bütün dünyaya gösteren yüreği sevgi dolu Mehmetçik de dinlerdi.
Denizdeki gezginci kalelerinden devamlı salvo ateşleri yapan, top mermilerinin patlamasıyla göklere savrulan gövdelerle yerde garip gölge oyunları oluşturan, Çanakkale’yi cehenneme çeviren düşman askerleri de dinlerdi.
Denizden, karadan ve gökten yağan ateşe rağmen siperlerini asla terk etmeyen yiğitler de dinlerdi.
Kınından çekilmiş kılıcıyla koşarken, denizden gelen bir şarapnel mermisiyle göklere savrulan kahraman komutan ve askerleri de dinlerdi.
Ağustos’un kan kırmızı sıcağında Gelibolu sırtlarında kanlı elbiselerle kılınan Bayram namazında, askerlerimizin tekbir seslerine, düşman saflarından “Allahü Ekber” diyerek cevap veren ve kimlerle savaştığını fark eden, İngiliz sömürgesinin Müslüman askerleri de dinlerdi.
“Bayram gelmiş neyime
Kan damlar yüreğime” diyen yiğit dinlerdi.
“Ben anamdan İsmail doğmuşum” diyen herkes dinlerdi.
Mehmet diyerek batan güneşler, Mehmet diyerek doğan mehtap dinlerdi.
Gelibolu’da sessizce nöbet tutan ağaçlar dinlerdi.
Siperlerimiz bir bir geçilirken, Binbaşı Lütfi Bey’in “Yetiş ya Muhammed kitabın gidiyor!” feryadı karşısında;
“Ben adımı taşıyan yiğitlerimin yardımına gidiyorum” diyen Güllerin Efendisi’yle (s.a.v)birlikte Gelibolu’nun üzerine üşüşmüş melekler dinlerdi.
Düşman askerleri bile yakın siperlere yığılır, yürekten söyleyen bu yiğidi dinlerdi.
Bir akşam yine vakit gelmişti.
Yine o güzel sesi dinleyeceklerdi.
Dost, düşman siperlere yığılmıştı. Az sonra ruhları kavrayan, yürekleri yakan o ses yine yükselecek, dinleyenlere yuvalarının, yavruların özlemini duyuracaktı..
Yine herkesi alıp alıp götürecekti…
Yine gecenin karanlığında beyaz güvercinler gibi kanatlanacaktı kanlı tepelerden…
Vakit gelmişti ama o ses bir türlü duyulmuyordu.
İkinci, üçüncü, dördüncü akşam…
O yanık ses hiç duyulmadı.
Hiç…
O ses neden susmuştu?
Terhis mi olmuştu?
Yuvasına, yavrusuna mı kavuşmuştu?
Düşman askerleri karar verdiler durumu öğrenmeye;
Türkçe bilen bir savaş muhabirine, “o ses niye sustu?” diye yazdırdılar.
Bir taşa sarıp Türk siperlerine fırlattılar.
Bir süre sonra o kağıt, içindeki taşla birlikte geri fırlatıldı…
Okuyan arkadaşlarının yüzü bir anda hüzünden buruştu.
Kağıtta yazılanlar hepsini çok derin hüzünlere boğdu;

“O arkadaşımızı siz susturdunuz. ”

(Alıntıdır…)